24/2/2008 - Yalnızlık ömür boyu

“Benim adım Robert Neville. New York şehrinde hayatta kalan biriyim. Sesimi duyan biri varsa…herhangi biri. Lütfen. Yalnız değilsin” – I Am Legend
Fragmanını ilk izlediğimde şunu düşünmüştüm; “Bir fragman bir filmi ancak bu kadar satar...” Yanılmadığımı izlediğimde de anlamış oldum. “Ben bir efsaneyim” yani “I Am Legend” pek çok aksiyon, bilimkurgu ve komedi filminden tanıdığımız Will Smith’in son filmi. Will Smith duruyor duruyor ve her defasında turnayı gözünden vuruyor doğrusu.
Gerçi film vizyona girmeden eleştrilerin odağı olmuştu, bunların da başında Resident Evil’e benzemesi yolundaydı ama sonuçta aynı temele kurulu filmlerde bu tür benzerlikler olması son derece doğal. Bu her kovboy filmini “İyi, Kötü, Çirkin”e benzetmek gibi birşey. Asıl önemli olan ekran karşısındaki izleyiciye o havayı verebilmek. Yani izleyiciyi kadrajın içine dahil edebilmek ki “I Am Legend” bunu gayet iyi başarmış.
Robert Neville tanınmış ve başarılı bir bilim adamıdır. O sıralar kansere çözüm arayışları çoğalmış ve bunun karşılığında bir aşı bulunmuştur. Aşının tedavisi herkesi mutlu eder ama yan etkilerden kimsenin haberi yoktur. Kısa bir süre sonra bu yan etkiler sonucu insanlar mutasyona uğramaya başlar. Artık sadece aşıyı olanlar değil o aşıyı olmuş kişilerle bir arada olanlar da tehlikelidir. Robert Neville’ı diğerlerinden ayıran bir özelliği vardır, kanı. Çünkü onun virüse karşı bağışıklılığı vardır.
Koskoca bir şehir ve şehirde insan denebilecek bir tek kişi kalmıştır. O da Neville. Doktor Neville üç yıl boyunca inancını yitirmeden her gün telsiz mesajı göndererek, umutsuz bir şekilde, hayatta kalmış başka insanlar bulmaya çalışır. Ama yalnız değildir. Bir şehir dolusu mutasyona uğramış, vahşi, artık insan bile denemeyecek yaratıkla başbaşadır. Ancak umudunu asla yitirmez. Başında aldığı görevi sonuna kadar götürmeye kararlıdır. Bağışıklığa sahip kendi kanını kullanarak virüsün etkilerini terse çevirecek bir aşı yapabilmek. Bir şehir dolusu yaratığa karşı tek başınadır ve bir tek can yoldaşı vardır, o da köpeği...
Richard Matheson’un ünlü romanından beyazperdeye uyarlanan filmin yönetmeni ise bir başka unutulmaz fantastik filmin, Constantine’in altına imzasını atan Francis Lawrence. Filmin daha ilki vizyona girmeden ikincisi için kollar sıvanmış ve hatta Will Smith ile anlaşması da yapılmış. Ne diyebilirim ki sabırsızlıkla bekleyeceğim.
Bir başka güzel haber ise bu filmin IMAX teknolojisinin inanılmaz ses ve görüntü kalitesiyle tanışmış olması. En son Beowulf’u üç boyutlu olarak geçen ay izlemiştim. Hala etkisindeyim. “I Am Legend”ın da aksiyonlu ve derinlikli sahnelerini düşününce, bu teknoloji ile süper olacağından eminim. Demek ki filmi bir de öyle seyredeceğim...
Elbette Warner Bros imzalı, yüksek bütçe ile yapılmış her bilim kurgu-fantastik-aksiyon filmi gibi bu da efekt ve sahne zenginliği bakımından insanı yeterince doyuruyor. Koskoca filimde tek bir insan ve köpek aman tanrım ne sıkıcı demeyin, elbette iş bununla kalmıyor. Filmde özellikle Bob Marley’in şarkıları hoş bir hava yaratmış.
Hafta sonunda 5+1 ses sisteminizi coşturarak izlemenizi tavsiye ederdim ama komşulara dikkat. DVD’yi orjinal dilinde garbuşkadan satın alabilirsiniz ama bir parça aramak gerekebilir. Henüz çok yeni bir film olduğu için genellikle dublajlıları var, sıkı bir aramdan sonra orjinal dilde olanını buluyorsunuz. Bir de mutlaka almadan önce kontrol edin çünkü sinema kopyası çıkabilir. Kötü kalite ses ve görüntü ile bu güzel filme haksızlık etmek istemezsiniz.
Gerçek dünyadan kopmadan, bol filmli bir hafta diliyorum. İyi seyirler...
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
18/2/2008 - İnsanların Ruhu Kokularıdır

Koku’nun kitabını okuduğum zaman beni gerçekten çok etkilemişti ama itiraf etmeliyim ki filmin yapılacağı haberleri çıkınca hiç bir heyecan hissetmedim. Kitap uyarlaması filmler, eğer ben kitabı daha önce okumuşsam beni hep hayal kırıklığına uğratmıştır. Hiçbir zaman sizin kendi benliğinizde yarattığınız sahneler yönetmeninkiyle uyuşmaz ve yeterli etkiyi yaratmaz. Üstelik film ne kadar uzun olursa olsun, kitabın içindeki ayrıntıların çoğunu içinde barındırmaz ve oyuncular ne kadar iyi olurlarsa olsunlar siz kitabı okurken hissettiğiniz hisleri size yeterince veremez. Ama bu fikrimi başaşağı eden iki kitap uyarlaması mevcut. “Yüzüklerin Kardeşliği” serisi ve “Koku” (Bir Katilin Hikayesi - Парфюмер: история одного убийцы).
Neden böyle bir tepki yarattığımı hala anlamış olamamakla birlikte, Koku’yu geçen sene vizyona girdiğinde ya da daha sonra izlememek için çok direndim. Ancak sinema tuıtkum inatçılığımı yendi ve sonunda geçen hafta filmi izlemeyi başardım. Grenoulle’yi yani filmimizin baş karakterini canlandıran Ben Whishaw’ın mimik zenginliği ve rolünü sadece hareketleri ile değil gözlerindeki duyguları ile de sergilemesi insanda garip bir gerçeklik hissi uyandırıyor. Öyle ki onun kokladığı nesnelerin kokusu sanki sizin yanı başınızda gibi. Bu genç oyuncunun yeteneğinin yanısıra yönetmenin çekimlerdeki başarısına da bağlı elbette. Hatta filmin ilk sahnesindeki pazarın çirkin ve dayanılmaz kokusu biraz zorlasanız burnunuzda. Film 18.yüzyıl Fransa’sında geçiyor ve o zamanlar Avrupa’nın halini görmek, insanların güzel kokulara ne kadar da ihtiyacı olduğunu gözler önüne seriyor. Fakir, umutsuz, sadece hayatta kalmaya çalışan bir halk. Amaç sadece o günü bitirebilmek, o kadar ki ne etrafları ne de kendileri umurlarında bile değil. Pislik ve koku tüm sokakları sarmış. Zenginler bu kokuların üstesinden gelebilmek için parfümlere servet harcıyorlar. Herhalde parfümcülük en gözde ve önemli mesleklerden birisi.
Film şehrin balık pazarında başlıyor ki, bu Pazar yılın her dönemi insanın iğrenmesine neden olacak bir yer olmasına karşın olayın başladığı gün yazın dayanılmaz sıcağı ve pislikle yoğrulan insanların umutsuzluğu sizi üzmekten çok tiksindiriyor. Hamile kadın bilmem kaçıncı bebeğini, kendi kendine, satış yaptığı tezgahın arkasında o pisliğin üzerine doğuruyor. Daha önce ölmüş olan bebeklerinden olsa gerek ya da sadece hayattan bir beklentisi olmadığı gibi merhamet duygusundan da eksik olduğundan yeni doğan bebeği öylece tezgahın altında, çamura atıveriyor. Ama yaşamak isteyen bu özel bebek hayatta olduğunu belli etmek için avazı çıktığı kadar ağlamaya başlıyor. Onun bu haykırışları Grenoulle’nin hayata geldiğini müjdelerken, annesini bebeğini öldürmeye çalıştığı için ipe götürüyor. O an için bilinmeyen gerçek ise, bu bebeğin çok ama çok özel bir yeteneğe sahip olduğu.
Yetimhanede büyüyen ve altı yaşına gelmesine rağman hala konuşamayan Grenoulle bunun yanısıra muhteşem bir koku alma yeteneğine sahiptir. Ama bu, onun 13 yaşında bir deri atölyesine satılmasına engel olamaz. Atölyede çok çalışkan bir eleman olarak patronunun yüzünü güldüren genç adam, bir gün mal götürmek üzere Paris’e gider. Hayatının değişeceği yer işte tam olarak orasıdır. Birbirinden değişik ve güzel kokularla karşılaşır. Genç bir kadının kokusunu hisseder ve onu koklayabilmek için herşeyi yapar. Hatta bu genç kadını korkutup sonunda ölümünü hazırlasa bile. Paris’de parfüm ustası Giuseppe Baldini ile tanışır ve Baldini Grenoulle’nin yeteneğini keşvedip onu himayesine alır.
İşte filmin en can alıcı noktası burası. Grenoulle’nin kendine ait bir kokusunun olmaması. Bunu anladığı zamanki dehşeti gözlerinde görmek mümkün filmde. Düşününce bu korkunç birşey, herşeyin kokusunu alabilen, onları birbirinden ayırt edebilen, tüm hayatı burnunun ucundaki iyi ve kötü, güzel ve çirkin kokular olan bir adamın bu büyük hayal kırıklığı. Ama o, kendince bir çare geliştirir, gerekli olan tek şeyse insan kokusunu depolayabilecek bir yöntemi öğrenebilmesidir. Bunun için de ustası biçilmiş kaftandır. Tabi bu kokuları depolama takıntısı onu farkına varmadan seri katile dönüştürecektir.
Patrick Süskid’in edebiyat dünyasında yeri oldukça büyük olan eseri “Koku”nun sinemaya uyarlanmış filminin ana özeti bu. Şimdi elbette itirtaf etmek gereken birşey var. Her ne kadar şimdiye kadar izlediğim uyarlamalar içinde başarılı bulsam ve genç adamın acısını, umutsuzluğunun verdiği psikolojik kaderini anlayabilsem de sonuçta bu bir film ve kitabının etkisi ile çok daha farklı tadlar bıraktı bende. Özellikle bazı sahnelerde bazı öğelerin zoomlanması, o sırada katilin yüzündeki ifadenin vahşilikten, acımasızlıktan çok uzak olduğunun, tam aksine çaresizliğin verdiği bir acı ve bu çaresizliğe son verecek bir umuda olan özlemin vurgulanmasına o kadar yardımcı oluyor ki, insan bir an bir seri katile acıyabiliyor.
Eğer hala bu filmi izlemediyseniz özellikle de kitabı da okumamışsanız mutlaka tavsiye ediyorum. Ne replikleri ile ne de kurgusu ile karmaşık olmayan, alsında rahat izlenebilecek bu filmi, sadece sahnelerdeki ince detayları görebilmeniz, hatta sahnenin içine, o sokakların ta içine girebilmeniz için mutlaka sakin ve kesintisiz izlemenizi öneriyorum. İyi seyirler.
Ve.. kokusuna vurulduğu, beyninden görüntüsünü hiç silemediği ve uğrunda ağladığı tek kadını yanlışlıkla öldürdüğü yere gitti.. parfümü üzerine boşalttı.. ve kendini yokoluşa bıraktı..
|
|
Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
8/2/2008 - Altın Pusula

Kim demiş ki çocuk filmleri saf, masum, sadece eğlenmek ve iyi şeyler öğrenmek için, şiddetsiz ve bir o kadar da tehlikesiz olur diye. Sinema dünyası bu tabuyu ilk olarak Harry Potter ile alt üst edeli çok oluyor. Kimileri çocuklarına şiddet içeren ya da çocukları imkansız şeyleri yapmayı hayal etmesin diye süper kahramanlı filmleri ziletmemek için çabalaya dursun, her geçen gün yeni ve daha fantastik ama daha gerçek! çocuk filmleri çevriliyor. Üstelik bu filmleri sadece çocuklar değil büyükler de keyifle izliyorlar. Mesela ben...
Fantastik filmleri oldum olası sevmişimdir. Arada sırada da olsa dünyanın gerçekliğinden, acımasız kurallardan ve etrafımızı saran sorunlardan bir kaç saat için bile olsa uzaklaşmamızı sağlıyorlar. Ben onlara popcorn’luk filmler diyorum. Bir çocuk filmi olmasına karşın “Golden Compass” yani “Altın Pusula (Золотой компас)” da bir çocuk filmi etiketi altında olmasına karşın, büyüklerce de keyifle izlenecek bir fantastik kurgu. Tarz olarak elbette Harry Potter’dan biraz farklı. “The Chronicles of Narnia – Narnia Günlükleri” ya da “Lemony Snicket’s A Series Of Unfortunate Events-Talihsiz Serüvenler Dizisi” bu filmed aha uygun yakıştırmalar olur sanırım. Bir de şu üçleme olayı girdi hayatımıza. Bakalım daha kaç tane üçlemeye şahit olacağız. Ama üçlemelerin güzelliği şu; bir sonraki bölümü merakla beklerken bir yıl boyunca içiniz içinizi yiyor. Üçleme bittiği zaman da resmen bitti diye üzülüyorsunuz. En azından Lord of the Rings-Yüzükler Efendisi filminde bana öyle oldu. Altın Pusulada da hoş bir tad bıraktı bende ama itiraf etmeliyim deli gibi merak ettiğimi söyleyemem.
Philip Pullman’ın “Nothern Lights” adlı romanından beyaz perdeye uyarlanan 2007 yapımı 250 milyon dolar bütçeli bu fantastik filmin yönetmeni daha önce “About A Boy” ile Oscar’a aday gösterilmiş olan Chris Weitz. Filmde oldukça tanınmış isimlere rastlıyoruz. Mesela o masumane güzelliğe sahip Nicole Kidman’ı burada şeytani ama biraz da yaralanmış bir kadın olarak izleyebilirsiniz. Son zamanların –her ne kadar ben hala pek haz edemesem de- James Bond’u Daniel Craig de filmimizin ünlü oyuncularından. Yine son Bond filmi “Casino Royal”den tanıdığımız Eva Green ile Hulk’dan tanıdığımız Sam Elliot da ünlü simalar arasında. Ama elbette iş başrol oyuncusu, küçük yıldız Dakota Blue Richards’da bitiyor. Böyle küçük yeteneklere hep hayran olmuşumdur.
Tabi bütçe bu kadar kabarık olup hayal gücü de olabildiğine serbest bırakılınca oldukça hoş ve izlenesi bir film çıkmış ortaya. Narnia ile belirgin benzerlikler hissediliyor. Birinde Aslan varken diğerinde kutup ayısı, birinde dolaptan başka bir dünyaya geçilirken, diğerinde “toz” denen bir madde ile paralel dünyaları keşfetme hayali. Birinde soğuk bakışlı buz kalpli kar kraliçesi, diğerinde soğuk bakışlı, buz kalpli otoriter bir kadın. Bu açıdan bira parça hayal kırıklığına uğradım doğrusu.
Filmimizin konusu ise şöyle; bildiğimiz dünyamıza paralel bir evrende yaşayan 12 yaşındaki Lyra ve cini Pan, bildiğimiz Oxford’a çok benzeyen ama biraz daha masalımsı bir görüntüye sahip olan paralel Oxford’da yaşamaktadır. Amcası Lord Asriel’in okulu ziyaretlerinden birinde Lyra ve ayrılmaz cini duymamaları gerek bazı şeyler duyarlar. Duyduklarına o an için tam olarak anlam veremez. Kuzeyde havada duran bir şehir, “toz” diye bahsedilen bir madde ve cinayetle sonlanan bir keşif gezisi.
Bunu takiben çocuklar kaybolmaya başlar ve arkadaşı Roger da bunların içindedir. Tam o sırada güzel ama güvenimez Mrs. Coulter çıkagelir, Lyra’yı kuzeye götürme vaadiyle Londra’ya götürür. Kısa zaman sonra bu güzel bayanın kötü yanı ortaya çıkmaya başlayınca küçük Lyra kaçar. Elinde de okul müdürünün ona okuldan gitmeden önce verdiği altın bir pusula vardır. Lyra onu kurtaran çingenelerle birlikte kuzeye gider. Zırhlı ayıların hüküm sürdüğü, gökyüzünde cadıların uçuştu bu yerde çılgın bilimadamlarının çocuklar üzerinde deney yaptığı yeri bulmak üzere macera başlar.
Çocuklar için çok fazla korkutucu öge olmasa da savaş ve dövüş sahnelerini de göze alarak belli bir yaşın üzerindeki çocuklara tavsiye edilebilir. Bunun yanısıra yetişkinler için keyifli bir film olduğunu söylemeliyim, tabi fantastik çocuk filmlerinden biraz olsun hoşlanıyorsanız.
Gerçek dünyadan kopmadan, bol filmli bir hafta diliyorum. İyi seyirler...
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
1/2/2008 - 23’ün sırrı

“23 Muamması” tüm olayların doğrudan 23 sayısıyla, 23’ün permütasyonlarıyla ya da 23’le ilgili olan bir sayıyla bağlantılı olduğu inancıdır. İşte örnekler: Dünya’nın ekseni 23.5 derece eğridir ( 2+3=5), teröristler, Amerika’ya 11 Eylül 2001 tarihinde saldırdılar (9+11+2+0+0+1=23), Julius Caesar suikast sırasında 23 kez bıçaklanmıştır, insanlarda cinsiyeti belirleyen 23. kromozomdur, her ebeveyn, çocuğun DNA’sına 23 kromozom verir, kanın tüm vücuttaki dolaşımını tamamlaması 23 saniye surer, William Shakespeare 23 Nisan 1564’te doğmuş, 23 Nisan 1616’da ölmüştür, Mayalar dünyanın sonunun 23 Aralık 2012’de (20+1+2 =23) geleceğine inanırlar. Örnekler çoğaltılabilir.
Bu liste böyle uzar gider. “23 Numara” adlı filmin fragmanını ilk gördüğümde oldukça dikkatimi çekmiş olmasına rağmen sinemada izleme keyfini yazık ki yakalayamamıştım. Sonunda geçenlerde DVD’de izleme şansım oldu. Gerçekten de filmin kurgusu ve gelişimi beni oldukça etkiledi. Tabi Jim Carrey’nin oyunculuğunu da kesinlikle unutmamak gerek. “Her rolün adamı” denebilecek kaç oyuncu var ki sonuçta film piyasasında? Komedi, dram, gerilim her tür filme rahatlıkla uyum sağlıyor. Normalde hep aynı tip rollerde gördüğümüz oyuncuları farklı bir rolde izlediğimiz zaman genellikle birşeyler eksikmiş gibi gelir. Sanki olmaması gereken bir durum varmış, taşlar yerine oturmamış gibi. Carrey önceleri genelde komedi filmlerinde izlediğimiz bir karakter olmasına karşı son zamanlarda rol aldığı dram ve gerilim filmlerinde de usta bir aktör olduğunu göstermiş oldu. Bu konudaki tek sıkıntı Carrey için filmed düşünülmüş meslek. Bir kopek yakalayıcısı için fazlasıyla havalı görünüyor. Ancak bezgin tavırları ve uyuşuk halleri ile bunun dahi üstesinden gelmiş gibi. Filmin kendi içindeki sahne değişimleri ve geliş gidişleri, hayal ile gerçek arasındaki ince çizgi ve sürprizli sonu ile gerçekten de benim beklentimi karşıladığını söyleyebilirim.
Gelelim filmin konusuna…
Lanetli 13, şanslı 7, şeytanın sayısı 666 derken karşımıza bir de 23 çıktı. Walter Sparrow (Jim Carrey) mutlu bir aileye sahip iyi bir eş ve babadır. Ama hayatı yaşgününde eşinin ettiği “23 Numara” adlı kitapla birlikte birden bire değişir. 23 sayısını saplantı yapmış olan bir yazar tarafından yazılan kitap Sparrow’u derinden etkiler ve o da birden bu sayıya aşırı bir ilgi duymaya başlar. Kitaptaki karakterin yerinde kendini hayal etmeye başlar ve bu bir süre sonra psikolojik bir işkenceye döner. Eşi Agatha (Virginia Madsen) ve oğlu Robin’in (Logan Lerman) hayatını tehlikeye atacak boyutlara gelen bu sayının gizemini çözmesi ve hayatına kaldığı yerden devam edebilmesi için araştırmaya başlar. Ancak durum gittikçe kötüleşmektedir.
Her ne kadar yönetmenin daha çarpıcı efektlerle daha başarılı sahneler yakalamış olmasını ummuş olsam da Joel Schumacher kurguda takılmış kalmış gibi görülüyor. Yine de 8MM’den çok daha iyi bir iş çıkarmış bence. Son olarak 23 Numara 23 Ocak 2006’da çekilmeye başlanmıştır. 23 Şubat 2007’de gösterime girmiştir. İyi seyirler...
Yönetmen : Joel Schumacher Tür : Dram / Gerilim / Gizem Oyuncular : Jim Carrey, Virginia Madsen, Logan Lerman, Danny Huston, Lynn Collins, Rhona Mitra, Michelle Arthur Senaryo : Fernley Phillips Görüntü Yönetmeni : Matthew Libatique Müzik : Harry Gregson-Williams Yapım : 2007, ABD Dağıtım : Warner Bros. Süre : 1 saat, 35 dk.
|
|
Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
1/1/2008 - Myers'ın doğuşu

İlk izlediğim korku filmi Halloween değildi. Ama Halloween’ı ilk izlediğimde henüz 10 yaşındaydım yanılmıyorsam. Benim korku filmi tarzında izlemeye başladığım ilk seri film de bu olmuştur. O zamanlar çok korktuğumu hatırlıyorum. Her ne kadar zamanla korku filmlerine karşı bağışıklık kazansam ve artık bu türün bir tutkunu olsam da, on yaşındaki bir kız için gecenin bir saati izlemesi oldukça ürkütücü bir filmdi. Kim derdi ki bu filmin acımasız karakteri, iri yarı ve vahşi Michael Myres günün birinde altı yaşında karşıma çıkacak ve neredeyse ona üzüleceğim…Neredeyse…
Hemen hemen her çıkan iyi yapım korku filmini izlerim, hatta bunu bir tutku olarak da görebilirsiniz. Ama bu filmlerdeki, acımasız ve vahşi katillerin nasıl doğduğunu, yani doğmak darken nasıl böyle vahşileştiklerini merak etmişliğim yoktur. Aslında korku filmi bence, patlamış mısırınız ve soğuk içeceğiniz elinizde, ekranın karşısında dehşet sahnelerinde gözünü kapamadan izlemeye çalışırken deşarj olma ve belki bir parça da günlük yaşamın sorunlarından uzaklaşma sebebidir. Evet, ben de eski filmleri mumla arayanlardanım. Nedeni ise artık korku filmlerinin ya alışkanlık yarattığından ya da artık işlenecek çok da ilginç konu kalmadığından çok tahmin edilebilir olması. Bu nedenle belki de Halloween konusu ile beni çok cezbetti. Çünkü filmede farklı bir konu yakalama kaygısı yok, efektlerle ortalığı cehenneme çevirme ya da sırf insanların ağzı sonunda bir karış açık kalsın diye sürpriz yapalım kaygısı da yok. Sadece bir korku filminin sıradan tadı var. Bol kan, dehşet ve iri kıyım bir psikopat. Hazır sözü geçmişken, Michael Myres’ı oynayan Tyler Mane ise cüssesi ile bu karaktere tam oturmuş doğrusu. Daha sahnede boy gösterir göstermez, hiçbirşey yapmasa da insanı korkutacak cinsten bir tipi var…
Fimlimizin baş kahramanı –kahraman kelimesi tabi pek uymadı belki baş psikopatı demek lazım- Michael Myres daha altı yaşındadır. Zor bir çocukluk geçirmektedir. İlgisiz, sorumsuz ve bir o kadar da sinir bozucu çalışmayan baba, ailesini geçindirmeye çalışan bu sebeble de striptiz barlarda dans eden bir anne, kendini beğenmiş ve bir o kadar da kafayı sekse takmış bir abla ve bütün bunlardan habersiz, saf ve masum bir bebek kız kardeş, sürekli evde bağrış çağrış ve kavga arasında altı yaşında bir çocuk nasıl sağlıklı kalabilir ki? Elbette bu koşullarda yaşayan herkes psikopat olmuyor ama bu çocuk ilerde nasıl biri olacağının o yaşlardayken sinyalini vermeye başlıyor. Bilirsiniz ki Myres’ın en bilinen özelliği maskesidir ve o daha altı yaşında maskelere takıntı yapmış. Hayvanları öldürürken bile maskesiz bunu yapmıyor. Ne yazık ki bu vahşi hareketleri hayvanlarla sınırlı kalmıyor. Okulda da sürekli dışlanan ve küçük görülen Michael ilk katliyamına Halloween günü imzasını atıyor. Kız kardeşi, kızkardeşinin sevgilisi ve babasını vahşice öldüren Myres, gayet soğukkanlı bir şekilde evlerinin merdiveninde kucağında aslında içten içe çok sevdiği bebek kardeşi ile bulunur ve anında akıl hastanesine yatırılır. Hapisane şeklindeki hastane ne yazık ki bu psikopatı sadece 21 yaşına kadar tutabilir. Hastaneden kaçan Myres bu defa da küçük kız kardeşinin peşine düşer.
Peşin peşin belirtmekte fayda var. Eğer kan görmekten hoşlanmıyorsanız bu film hiç size göre değil. Bunun yanısıra bir çocuğun bir psikopata dönüşünü gösteren gerilimli bir film ve gerilim filmi sevenlere bir gece ışıkları kapatıp, popcorn ve içeceğinizle seyretmenizi öneririm. Halloween’ın orjinal dilindeki DVD’sini, Garbuşka’dan 200rubleye alabilirsiniz. İyi seyirler...
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
|
Ben neymisim meger :)
Kendi kendimizle yarışmadayız, gülüm. (Kak mi slepi v soperniçestve svoem!)
Ya ölü yıldızlara hayatı götüreceğiz, (mojet, mertvim planetam jizn prinesem)
ya dünyamıza inecek ölüm. (ili jizn na zemle ubem...)
Nazım Hikmet
Ne var Ne yok?
Benimkiler;)
hussoloji ozii ayris 143 hbasak handangokcek2 nelboncuk dergii thelosthighway yagmurlagelen hadiorelim sanategitimi matrushkakrasavitsa sinanindunyasi yaraticilik allbyerock figoltx amazonamazon nurlayemek bebeksagligi sifalibitkilerimiz blogdenizi komanci1 moskara atillasaracoglu juniortoygun
Objektifime yansıyanlar:)
Not birakmayi unutmayin ;)
View my page on Turk Kadin Blog Yazarlari
|