11/7/2008 - Hancock

İşte merakla beklediğim eğlencelik bir film :) Hareketli ve eğlenceli bu filmin yönetmenliğini, Peter Berg yapmış ve başrollerini Jason Bateman, Will Smith ve Charlize Theron paylaşıyorlar. Will Smith'in olması bile yeterli aslında benim için ;) Hancock aslında başkalarının ne düşündüğünü umursayan birisi değildir. Halkla ilişkiler uzmanı Ray Embrey’in (Jason Bateman) hayatını kurtardıktan sonra alaycı süper kahraman, kendisinin de zayıf bir tarafının olabileceğini fark etmeye başlar. Hancock’un bugüne kadar karşılatığı en büyük sorun, bu yönüyle yüzleşmek olacaktır. Ayrıca, bu da Ray’in karısı Mary’nin (Charlize Theron), onun işe yaramazın teki olduğu konusundaki ısrarını kırmak için bir fırsattır. Buyrun bu da fragmanı, iyi seyirler :)
http://www.youtube.com/watch?v=_sV6Dy8S9o8
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
3/7/2008 - Halloween / Myers'ın doğuşu

İlk izlediğim korku filmi Halloween değildi. Ama Halloween’ı ilk izlediğimde henüz 10 yaşındaydım yanılmıyorsam. Benim korku filmi tarzında izlemeye başladığım ilk seri film de bu olmuştur. O zamanlar çok korktuğumu hatırlıyorum. Her ne kadar zamanla korku filmlerine karşı bağışıklık kazansam ve artık bu türün bir tutkunu olsam da, on yaşındaki bir kız için gecenin bir saati izlemesi oldukça ürkütücü bir filmdi. Kim derdi ki bu filmin acımasız karakteri, iri yarı ve vahşi Michael Myres günün birinde on yaşında karşıma çıkacak ve neredeyse ona üzüleceğim…Neredeyse… Hemen hemen her çıkan iyi yapım korku filmini izlerim, hatta bunu bir tutku olarak da görebilirsiniz. Ama bu filmlerdeki, acımasız ve vahşi katillerin nasıl doğduğunu, yani doğmak darken nasıl böyle vahşileştiklerini merak etmişliğim yoktur. Aslında korku filmi bence, patlamış mısırınız ve soğuk içeceğiniz elinizde, ekranın karşısında dehşet sahnelerinde gözünü kapamadan izlemeye çalışırken deşarj olma ve belki bir parça da günlük yaşamın sorunlarından uzaklaşma sebebidir. Evet, ben de eski filmleri mumla arayanlardanım. Nedeni ise artık korku filmlerinin ya alışkanlık yarattığından ya da artık işlenecek çok da ilginç konu kalmadığından çok tahmin edilebilir olması. Bu nedenle belki de Halloween konusu ile beni çok cezbetti. Çünkü filmede farklı bir konu yakalama kaygısı yok, efektlerle ortalığı cehenneme çevirme ya da sırf insanların ağzı sonunda bir karış açık kalsın diye sürpriz yapalım kaygısı da yok. Sadece bir korku filminin sıradan tadı var. Bol kan, dehşet ve iri kıyım bir psikopat. Hazır sözü geçmişken, Michael Myres’ı oynayan Tyler Mane ise cüssesi ile bu karaktere tam oturmuş doğrusu. Daha sahnede boy gösterir göstermez, hiçbirşey yapmasa da insanı korkutacak cinsten bir tipi var… Fimlimizin baş kahramanı –kahraman kelimesi tabi pek uymadı belki baş psikopatı demek lazım- Michael Myres daha altı yaşındadır. Zor bir çocukluk geçirmektedir. İlgisiz, sorumsuz ve bir o kadar da sinir bozucu çalışmayan baba, ailesini geçindirmeye çalışan bu sebeble de striptiz barlarda dans eden bir anne, kendini beğenmiş ve bir o kadar da kafayı sekse takmış bir abla ve bütün bunlardan habersiz, saf ve masum bir bebek kız kardeş, sürekli evde bağrış çağrış ve kavga arasında altı yaşında bir çocuk nasıl sağlıklı kalabilir ki? Elbette bu koşullarda yaşayan herkes psikopat olmuyor ama bu çocuk ilerde nasıl biri olacağının o yaşlardayken sinyalini vermeye başlıyor. Bilirsiniz ki Myres’ın en bilinen özelliği maskesidir ve o daha altı yaşında maskelere takıntı yapmış. Hayvanları öldürürken bile maskesiz bunu yapmıyor. Ne yazık ki bu vahşi hareketleri hayvanlarla sınırlı kalmıyor. Okulda da sürekli dışlanan ve küçük görülen Michael ilk katliyamına Halloween günü imzasını atıyor. Kız kardeşi, kızkardeşinin sevgilisi ve babasını vahşice öldüren Myres, gayet soğukkanlı bir şekilde evlerinin merdiveninde kucağında aslında içten içe çok sevdiği bebek kardeşi ile bulunur ve anında akıl hastanesine yatırılır. Hapisane şeklindeki hastane ne yazık ki bu psikopatı sadece 21 yaşına kadar tutabilir. Hastaneden kaçan Myres bu defa da küçük kız kardeşinin peşine düşer. Peşin peşin belirtmekte fayda var. Eğer kan görmekten hoşlanmıyorsanız bu film hiç size göre değil. Bunun yanısıra bir çocuğun bir psikopata dönüşünü gösteren gerilimli bir film ve gerilim filmi sevenlere bir gece ışıkları kapatıp, popcorn ve içeceğinizle seyretmenizi öneririm. Halloween’ın orjinal dilindeki DVD’sini, Garbuşka’dan 200rubleye alabilirsiniz. İyi seyirler...
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
29/6/2008 - Hiçbirşey için geç değildir...

“İnsanlar arasında ‘Ölüm vaktinizi öğrenmek istermisiniz?’ anketi yapılmıştı ve insanların %96’sı hayır cevabını vermişti.” - The Bucket List Kaçımız hayatımızın bir bölümünde, yani o kaçınılmaz son gelmeden önce mutlaka yapmamız gerekleri gösteren bir liste yapmamışızdır ki? Kaç kişinin hayallerini böylesine uçuk bir listeyi baştan sona gerçekleştirebilecek güce sahip olmak süslememiştir? Herkesin kendi içinde yapmak isteyeceği mutlaka birkaç şey vardır. Belki çok basit belki çok karmaşık bir hayal ama o tamamen size aittir ve belki de hayatın amacı o hayalde gizlidir. Ya ne zaman öleceğinizi bilseydiniz? O zaman günlerinizi nasıl geçirmek isterdiniz? “The Bucket List – Şimdi ya da Asla (Пока не сыграл в ящик)” ölmek üzere olan iki yaşlı adamın, hayatlarının son günlerini nasıl geçirmek istedikleri ile ilgili biraz hüzünlü, biraz düşündürücü, biraz keyifli bir film. Elbette filmi keyifli kılan Holywood’un iki usta aktörü. Jack Nicholson ve Morgan Freeman... Bilemiyorum ama ben sanırım ne zaman öleceğimi bilmek istemezdim. Evet ben o klişe %96’nın içinde yer alıyorum. Oysa Carter (Morgan Freeman) kendini %4’lük azınlıktan görüyor, belki de yanılıyor... Birbirine tamamen zıt iki karakter Carter Chambers ve Edward Cole (Jack Nicholson). Ama kaderleri bir hastane odasında birleşiyor. Carter çoluklu, çocuklu, torunlu bir aile babası ve araba tamircisi. Edward ise yediği önünde yemeği ardında, milyoner bir iş adamı, ama bir o kadar da yalnız. Filmin aslında en sakin, durgun kısmı hastane odasında geçen kısım. Oldukça da uzun. Ama asıl insanı düşünmeye iten kısım da sanırım bu. Yine de elbette seyirci eğlenceli kısmı yani hayallerini gerçekleştirdikleri hareketli kısmı tercih edeceklerdir. Aynı odada kalan biri son derece inançlı, diğeri son derece aksi bu iki adam sadece birkaç gün önce birer yabancıyken birden yoldaş olup çıkıveriyorlar. Buna sebeb ise Carter’ın son derece masumane bir şekilde hazırladığı ve asla yapamayacağını düşündüğü listesi. Bu listede hayatta gerçekleştiremediği ama ölmeden önce yapmayı çok da istediği bazı hayalleri yer alıyor. Listenin yanlışlıkla Edward’ın eline geçmesi ile olayların seyri birden değişiyor ve iki yaşlı adam kendilerini bir dünya turunda, son derece ekstrem şeyler yaparken buluyorlar. Film elbette güçlü oyuncu kadrosu ile (Oyuncu kadrosundan kastettiğim kesinlikle Freeman ve Nicholson) insanı kendine çekiyor. Aslında düşününce, konu oldukça bilindik. Ama Freeman’ın küçük bir “hıhıhh” demesinden ne demek istediğini, ne hissettiğini anlayabilmeniz, bir bakışı ile sanki beyninden geçenleri ve hayat felsefesini görebilmeniz sanatçının üstün oyunculuk yeteneğine hayran bırakıyor. Nicholson’ın ise hınzır bakışlarının altında, beyninin bir köşesinde ne tilkiler dolaştığını anlamanız hiç zor değil. Bir gülüşü ile ne kadar müstehcen, ne kadar ciddi, ne kadar duygusal olduğunu görebiliyorsunuz. Filmde iki şey daha iyi olabilirdi… Birincisi listeyi hazırladıktan sonra Edward’ın Carter’ı ikna etme sahnesi biraz zayıf kalmış. Filmin kilit noktası olan bu sahne üzerinde daha fazla durulabilirdi. Sanki insanda bir an önce sonuca ulaştırılmış hissi veriyor. Ikincisi ise listede yazanları yerine getirmeye başladıklarındaki hızlı ve kopuk kopuk geçen sahneler. Hızlı bir sanal dünya turu gibi sanki. Ancak bütün bunlara rağmen kesinlikle seyredilmesi gereken, seyrederken gülümserken gözyaşlarınızı sildiren hoş bir film. Peki sizin listenizde neler olurdu? Belki de daha geç olmadan bir liste yapmakta fayda vardır ne dersiniz? Yönetmen: Rob Reiner Oyuncular: Jack Nicholson, Morgan Freeman, Serena Reeder, Sean Hayes Senaryo: Justin Zackham Tür: Dram, Komedi Filmin sitesi: www.thebucketlist.net
|
|
Yorum (2) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
31/5/2008 - Tek taşın bedeli

Hiç yer yüzündeki cehenneme şahit oldunuz mu? Bu filmi izlerken buna şahit olabilirsiniz. Bu filmi izledikten sonra bir mücevhercinin önünden geçerken, tek taş yüzükleri ya da pırıl pırl kolyeleri gördüğünüzde içiniz cız edecek.çünkü o parlak, o pahalı, o gösterişli taş parçalarının aslında nasıl o vitrine geldiğini bileceksiniz. En azından dünya üzerindeki taşların pek çoğunun. Hiçbir kadının hayır diyemiyeceği, adına şarkılar yazılmış “Elmas” denen taşın... “Blood Dimond-Kanlı Elmas” insanın içine işleyen, gerçekleri bir tokat gibi insanın yüzüne çarpan bir film. Hani şu hep bildiğimiz ama bir türlü kabullenip de düşünmediğimiz gerçekler...
Yıl 1997. Sierra Leone karmaşa, iç savaş ve kan içinde. İnsanlar evsiz, mülteci kamplarında, erkek çocuklar kaçırılıp direnişe asker yapılıyor. Ufacık oğlanların ellerinde silahlar, ateş ettikçe daha erkek olduklarına inandırılıyorlar. Gözlerini kırpmadan insan öldürürken, çocuklukları bir anda gözlerinin önünde paramparça oluyor. Aileler dağılmış, erkekler köle olarak elmas madenlerinde çalıştırılıyor. Bu kölelerden birisi de Mendeli balıkçı Solomon Vandy’dir (Djimon Hounsou) . Solomon ailesinden koparılmış, bir elmas madeninde canını korumak uğruna çalışırken ceviz büyüklüğünde, pembe bir elmas bulur. Bu taş parçasının ailesini kurtarması için gerekli olduğunun bilincinde taşı saklar ve film birden hareketlenir.
Zimbabweli Danny Archer (Leonardo DiCaprio) ise hayatta kalmak ve bulunduğu cehennemden kurtulabilmek için taş kaçakçılığı yapan hırslı bir adamdır. Bu iki kişiyi bir araya getiren şey ise o büyüleyici pembe elmas olur. Hapisanede karşılaşan ve Solomon’un taşa sahip olduğunu öğrenen Danny, bu taşı Afrika’dan kurtulmak için eline geçirmek ister. Ancak Solomon ise taşı ailesini kurtarmak için istemektedir. En büyük sorun ise şiddetlenmiş olan iç savaştır. Direnişçilerin başındaki askerlerden birisinin de taştan haberdar olması durumu çok daha kanlı bir hale sokar. Aynı asker, Solomon’un oğlu Dia’yı kaçırıp direnişçi bir asker yapması ise işe duygusal bir yön katar. Artık Solomn’un çok önemli bir görevi vardır, oğlunu bu zalimce döngünün içinden kurtarmak.
Tam bu sırada, bir melek gibi ortaya Amerikalı gözü pek, idealist ve hırslı gazeteci Maddy Bowen (Jennifer Connelly) çıkar. Maddy’nin tek istediği elmasların ardındaki korkunç gerçekleri ortaya çıkarmak, kar etmek için ülkeyi kaosa sürükleyen sektörün başını yazacağı makale ile tüm dünyaya göstermektir. Yazısı için ise Danny’ye ihtiyacı vardır. Onun bilgilerinden faydalanmak isteyen Maddy fark eder ki aslında Danny’nin Maddy’e daha çok ihtiyacı vardır.
Ve bir taş parçasının ardında bir kovalamaca başlar. Silahlar patlar, savaş şiddetlenir, ülkenin yarısından çoğu mülteci kamplarında bir tutsak gibi yaşamaktadır. Solomon oğlunu kurtarmak için, Danny hayatını kurtarmak için, Maddy ise dünyaya işin arkasındaki gerçekleri göstermek için bir araya gelip taşı gömülü olduğu yerden çıkarmak üzere yola düşerler.
Edward Zwick’in ustaca yönettiği filmde insan hangi dramdan daha çok etkilendiğine karar veremiyor. Bir ülkenin çöküşe doğru gidişi, giderken yanında önce çocukları götürmesi, 10 yaşında bir oğlanın sırf bir adamı gözünü kırpmadan makinalıyla taradığı için yüzbaşı rütbesine layık görülmesi, insanların para ve hırs uğruna köle olarak kullanılması ve bunların tek sebebinin ufacık zarif bir ele takılan, ufacık zarif bir yüzüğün üzerindeki kanlı ve pis bir taşın uğruna.
Eğer bu filmi henüz izlememiş iseniz mutlaka izlemenizi tavsiye ediyorum. İnsanın küçük ve basit zevkler için verdiği ama farkında olmadığı bedelin açık bir örneği. İyi seyirler.
|
|
Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
24/2/2008 - 7 Kült Sovyet Filmi...
Artık Moskova’da Sovyet dönemin çok başarılı filmlerini orjinal dilinde ve alt yazılı bulmak çok da zor değil. Garbuşka’nın 2. katında ya da Arbat Ulitsa’daki Dom Knigide birçok güzel Sovyet filmini bulmanız mümkün. Garbuşka’da 300, Dom Knigide 400-600 ruble arası olan filmlerin çoğunda İngilizce alt yazı seçeneği mevcut. İşte bu filmlerden birkaç tanesi;

Moskva slezam ne verity-Moskova gözyaşlarına güvenmiyor: Bu yabancı film dalında oscar kazanan az sayıda filmden birisidir. 1979 yılında Vladimir menshov tarafından yönetmenliği yapılan bu filmde yönetmenin karısı Vera Alentova başrolde oynuyor ve banliyölerden gelen bir kızın başarılı bir Sovyet fabrika patronu olması hikayesi anlatılıyor.

Operatsia I drugie priklucheniya -Operasyon I ve shurik’in maceraları: Eğer 1965 yılında Sovyetler birliğinde Box Office deyimi geçerli olsaydı bu film en azından çeyrek yüzyılın en büyük başarısını göstermiş filmlerden birisi olarak nitelendirilirdi. Yetenekli artistleri ve esprileri inanılmaz sayıda insanı sinemalara çekmiştir.

İroniya sudby ili s legkim parom-Kaderin ironisi: Her sene, yeni yıl gecesi ülkedeki herkes yılbaşı hazırlıklarını yapmaya ara verip televizyonun karşısında bu geleneksel Sovyet komedisini seyreder. “It’s a Wonderful life” filminin Rusya’daki karşılığı sayılabilecek bu film kahramanın arkadaşları ile sounada aşırı derecede içip sarhoş olması ile başlıyor.

Dobro pojalovat ili postoronnim vkhod zapreşen-Hoşgeldin veya yabancılar giremez: Bu gerçekten siyah-beyaz, fenomen film 1964 yılında sinemalarda gösterime girdiğinde büyük bir başarı sağladı. Film izci kampında yaşananları anlatıyor ve o zamanki Sovyet kamplarının bütün gerçekliğini göz önüne seriyor ve o zamanın çocuklarının nasıl bir yaşam sürdüklerini gösteriyor.

Brilliantovaya ruka-Elmas el: Muhtemelen Sovyet dönemi içinde en meşhur film dir ve o dönemin idolu olan etkileyici aktör Andrey Mironov ile beraber milyonların beğenisini kazanmıştır. Bu filmde yapılan bazı referanslar, göndermeler ve espriler hala bugün bile kullanılmaktadır ve Rus kültürünün bir parçası olarak yerini almıştır.

Devşka-Kızlar: Bu klasik Sovyet siyah-beyaz film 1961 yılında yapılmış ve neredeyse yarım yüzyıl tüm televizyon kanallarında oynatılmıştır. Bu film genç kız Tosya ile delikanlı İlya’nın romantik aşk hikayesini anlatır. Film büyük ve yetenekli oyunculara, ustalıkla yerleştirilmiş detaylara sahiptir

Pokrovskiye vorota-Pokrovskiye kapıları: Bir grup büyük oyuncu Sovyet gerçeğini bu iki bölümlük filmde ekrana getirmiştir. Eski Moskova’nın bütün gerçekliği ile gözler önüne serildiği ve bir çok komedi sahnesine sahip bu eserde özellikle Oleg Menşikov’u zirveye oturtan bu film onu Rusya’nın en önemli aktörlerinden biri haline getirmiştir.
|
|
Yorum (4) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
|
Ben neymisim meger :)
Kendi kendimizle yarışmadayız, gülüm. (Kak mi slepi v soperniçestve svoem!)
Ya ölü yıldızlara hayatı götüreceğiz, (mojet, mertvim planetam jizn prinesem)
ya dünyamıza inecek ölüm. (ili jizn na zemle ubem...)
Nazım Hikmet
Ne var Ne yok?
Benimkiler;)
hussoloji ozii ayris 143 hbasak handangokcek2 nelboncuk dergii thelosthighway yagmurlagelen hadiorelim sanategitimi matrushkakrasavitsa sinanindunyasi yaraticilik allbyerock figoltx amazonamazon nurlayemek bebeksagligi sifalibitkilerimiz blogdenizi komanci1 moskara atillasaracoglu juniortoygun
Objektifime yansıyanlar:)
Not birakmayi unutmayin ;)
View my page on Turk Kadin Blog Yazarlari
|