11/7/2008 - World Press Photo 2008 Moskova'da

Merkezi Hollanda’da bulunan bağımsız basın fotoğrafçılığı organizasyonu World-Press Photo tarafından her yıl geleneksel olarak düzenlenen “World Press Photo” ödülleri Sergisini görebilmek için son 3 gün. Dünyanın en çok ilgi çeken ve izlenen fotoğraf sergilerinden biri olan sergide, Şubat ayında Amsterdam’da 51. defa gerçekleştirilen, dünya foto muhabirlerinin mücadele ettiği en önemli yarışmanın kazanlarının eserlerinden oluşan eserlerini görebilirsiniz. Güncel sanatlar merkezi “Vinzavod” da gerçekleşen sergi 14 Temmuz’a kadar açık.
1955 yılında kurulan ve Hollanda’da faaliyet gösteren bağımsız basın fotoğrafı platformu World Press Photo, her yıl düzenlediği yarışma sonrasında bir sergi ve katalog oluşturuyor. World Press, kamuoyunun basın fotoğrafçılığına ilgisini artırmayı ve özgür bilgi alışverişini yaygınlaştırmayı amaçlıyor. Sergideki eserler, yalnızca geçen yılın en iyi basın fotoğraflarını sergilemekle kalmayıp, aynı zamanda önemli bir tarihi doküman olarak da kayıtlara geçiyor. World Prees Photo ayrıca, değişik ülkelerde seminer ve paneller düzenleyerek, basın fotoğrafçılığının profesyonelleşmesinde rol oynuyor.
Bu yıl da sergide 200 fotoğraf seyircinin ilgisine sunuluyor. Bunların içinde eski Rusya Başkanı Viladimir Putin’in de portresi olan çalışmalardan bir diğeri de Rus foto muhabiri Viladimir Vyatkin’e ait. Vyatkin’in ödül kazanan eseri, 100 yaşındaki kareograf Mosiev ve eşine ait. Ayrıca sergide ünlü fotoğrafçılar arasında yer alan, Panos Pictures’dan İngiliz Tim Hetherington, Danimarka’dan Eric Refner, Agence Vu’dan Hollandalı Pieter ten Hoopen ve İngiliz Platon’un fotoğrafları görülebilir.
Sergiye gidemeyecekler ya da önden fikir sahibi olmak isteyenler için işte bazıları. Aşağıdaki önlüklü kızların fotoğrafı Türkiye'den. İngiliz fotoğrafçı Vanessa Winship tarafından çekilmiş ve hikayeler-portreler dalında 1.lik almış. Putin'in fotoğrafı ise, yine İngiliz bir fotoğrafçı olan Platon tarafından çekilmiş. Yine portreler kategorisinde birincilik almış.  Tarih: 14 Temmuz son gün
Yer: Vinzavod Adres: 4. Sıromyatniçeskiy Pereulok, d.1, str.6 Metro: Kurskaya, Çkalovskaya Çalışma saatleri: Hafta içi her gün 12:00-20:00 Telefon: 917-46-46
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
10/7/2008 - Moskova'dan Türkiye'ye ne gider?
Moskova’da turist sezonu açıldı ve birçok ülkeden olduğu gibi Türkiye’den de gelen turları sıkça turistik mekanlarda görmek mümkün. Müzeler, galeriler, tarihi yapılar, nehir, parklar-bahçeler, malum Moskova’da gezilebilecek sayısız yer var. Moskova’nın bir diğer özelliği ise, buradan alınabilecek çok sayıda hediyeliğin de bulunması. Siz de Moskova dönüşü eşinize, dostunuza hediye götürmeyi düşünüyorsanız, işte size hediyelik alternatifleri... Zevkinize uygun olanları seçerken onlar hakkında da biraz bilgi edinin. Votka ve Havyar: votkanın burada pek çok çeşidini bulmak mümkün. Özellikle limonlu-biberli, ballı-biberli en çok ilgi çekenlerden. Genelde blini (Rus krebi) ile servis edilen havyar ile votka geleneksel bir tad olarak tercih edilebilir.
Semaver: çok küçükten çok büyüğe, çeşitli boylarda üretilen semaver akşamüstü çay keyfi için Ruslar’ın vazgeçemediği şeylerden birisi. Şekil ve renkleri itibarıyla birer sanat eseri olan bu semaverlerin Rusya’dan çıkarılabilmesi için özel izin gerekmektedir. Yarı değerli taşlar: kehribar başta olmak üzere, malahit, yeşim taşı, inci, Ural mermerleri gibi pek çok yarı değerli taştan yapılmış aksesuarlar Moskova’da bulabileceğiniz hediyelikler arasında. Taşın kalitesi ve işçiliğine göre farklı fiyatlarda olan bu taşlara hemen hemen her hediyelik mağaza dükkanında rastlamanız mümkün.
Ahşap oyuncaklar: Bogorodski olarak adlandırılan bu nostaljik oyuncaklar elle şekillendirilmiş ağaçtan oluşmaktadır. Ham ağaç renginde olanları veya renklendirilmiş olanları mevcuttur. Özellikle ayı figürü Ruslar için ön plandadır.
Matruşka bebekler: iç içe geçen bu ahşap boyama bebekler Rusya’nın en ünlü hediyelikleridir. Tarihi geçmişleri net olarak bilinmemekle beraber pek çok değişik hikayesi vardır. Moskova’dan giderken en çok alınan hediyelik de yine bu bebeklerdir. Şimdilerde çok değişik dsenlerde boyanan matruşkaların üzerlerinde devlet başkanlarını ya da çizgi film kahramanlarını, film yıldızlarını bile görmek mümkün.
Satranç takımları: satranç Rusya’da çok önem verilen ve sevilen bir spordur. Her çocuk küçük yaştan itibaren satranç öğrenir ve oynar. Bunun yanısıra buradaki satranç takımları da bir o kadar sanat eseri niteliğindedir. Ahşap, mermer ve malahit de dahil pek çok taştan yapılan bu takımlar biraz pahalı olmakla birlikte şık bir görünüme sahiptirler. Özellikle kurşun asker şeklinde veya klasik Rus matruşkaları şeklinde piyonları olan satranç takımları çok ilgi çeker. Lake el sanatları: çeşitli boylarda kaseler, bardaklar, kaşıklar, tepsiler ve benzeri pek çok ahşap hediyeliklerdir. Kırmızı-siyah-altın sarısı renklerindedir ve üzerlerinde çoğunlukla çiçek motifleri bulunur. Çok pahalı olmayan bu hediyelikleri şehirde pek çok yerde bulmak mümkün. Palekh kutular (vernikli minyatürler): yine lake tekniği ile yapılırlar ancak zemin kartonpatdır. Ancak elinize aldığınızda ahşap sanırsınız. Üzerlerine çok güzel minyatür resimler boyanmıştır. Bu resimler genelde bir masaldan alıntıdır ya da ünlü kişilerin portleridir. Aynı zamanda dini temalı olanları da vardır. Özellikle sedefle karışık olanlar ilgiçeker. Ünlü Rus ressam Ayvazovski’nin resimlerinin yapıldığı kutular ayrıca bir güzellik taşırlar. Pahalıdırlar ancak tam anlamıyla birer sanat eseridirler.
Rus Şalı: renkleri ve desenleri ile bu yün şallar hem kışın soğukta çok güzel ısıtıyor hem de güzel bir aksesuar olarak kıyafetleri tamamlıyor. Satın alırken mutlaka satıcıya üzerindeki deseni sorun çünkü bu şalların hepsinin desenlerinin bir adı ve anlamı var.
Gijel seramiği: mavi beyaz çiçek desenli seramikler Rusya’nın matruşkadan sonra en çok alınan hediyelikleri arasında. Tabak, ve fincan takımlarının yanısıra çeşitli biblolar ve süs eşyaları da bu seramikler arasındaki yerini alıyor. Sovyet dönemi anı eşyaları: Eski eşyaların ruhu vardır diyenler için bu eşyalar birebir. Sovyet döneminden kalmış fotoğraflardan paralara, saatlerden cam eşyalara, plaklardan posterlere aklınıza gelebilecek her tür şeyi bulmanız mümkün. Ancak alırken mutlaka kaç senelik olduğunu sorun çok eski olanların iziniz çıkarılması yasak. 50 yıl üzeri olan çok kıymetli eserlerin ise çıkarılması kesinlikle yasak. Bu eşyalar arasında askeri malzemeler de oldukça dikkat çekici. Bu hediyelikleri nereden alabileceğinizi düşünüyorsanız işte size iki adres: Arbatskaya Lavitsa: Şehrin merkezindeki ünlü Arbat sokağında yer alan bu mağaza aynı zamanda devlete ait olduğu için pek çok yere göre fiyat olarak uygundur. Vernisaj: Şehir merkezine uzak olmakla beraber, yanındaki ahşap Kremlin ve Vodka müzesi ile birlikte soğan kubbeli ilginç bir ahşap yapıya sahiptir. Sadece alışveriş değil bu yapıyı görmek için bile buraya gidilebilir.
|
|
Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
7/7/2008 - Bugün avangart ustanın doğum günüydü
 Marc Chagall resim eğitimi aldığım yıllar boyunca ve ardından hayran olduğum ve Moskova’ya yerleştikten sonra da çeşitli sergilerde orjinal eserlerini görmekten heyecanlandığım nadir ressamlardan birisidir. 97 yıllık hayatı içine pek çok güzelliği renk ve ışıkla birlikte alan bu avangart ressam bana “avangart resim” sanatını da sevdiren sanatçılar arasında ilk sıraya yerleşti. Moskova’ya yerleşinceye kadar Avangart’dan ziyade empresyonizme ilgi duyan ben buranın havasından mıdır, suyundan mıdır, Rusya’nın çok sayıda kaliteli avangart ressam yetiştirmiş olduğundan mıdır, ilgi alanımı bu resim akımına yönlendirdim, ister istemez... İyi de etmişim doğrusu. Pek çok sayıda Rus avangard sanatçının yanında, Chagall’ın yeri her zmaan farklı olmuştur. Kullandığı renklerdeki canlılık ve parlaklık, kompozisyonlarındaki sıradışılık bana hep özgürlük hissi uayndırmıştır. Bir Rus olarak doğan fakat sonradan Fransız vatandaşlığına geçen ünlü ressamın kısaca hayat hikayesi ise şöyle; 1887 yılının Temmuz ayında Belarus’un Vitebsk şehrinde doğan bu yetenikli dahi, yahudi bir ailenin çocuğudur. 1906 yılından itibaren resim eğitimine başlayan Chagall, 1910 yılına kadar St.Petersburg’da, 1910 yılından itibaren de 1014 yılına kadar Paris’de yaşar ve bir yandan da eğitimine devam eder. ancak 1914 yılında doğduğu şehre geri dönen Chagall bir yıl sonra pek çok resmine konu olan Bella Rosenfeld ile evlenir. Çiftin İda adında bir de kızları olur ve ressam 1917 Rus ihtilalinde devrimcileri destekler. Ancak büyük bir heyecanla desteklediği Sovyet rejimi ressamın hoşuna gitmez, 1923 yılında yeniden Paris’in yolunu tutar, 1937 yılında ise Fransız vatandaşlığına geçer. 2. Dünya Savaşı başlayınca Nazilerden kaçan ünlü ressam bu defa da ABD yollarına düşer. 1944 yılında sevgili eşi ölür ve Chagall 1946’da savaşın ardından Avrupa’ya geri döner. 1952 yılında yeniden evlenen ressam 1985 yılında, 97 yaşında Fransa’da hayata gözlerini kapar. Avangart bir sanat anlayışını benimseyen Marc Chagall’ın aslında eserlerini kesin çizgilerle bir akım altında sınıflandırmak çok da doğru olmaz. Fovizm ve Kübizm karışımı olarak nitelendirmek çok da yanlış olmaz sanırım. Eserlerinde ilk eşi ve Yahudi dininin temalarına sıkça rastlanır. Sadece resimleri değil, vitrayları da dünyanın çeşitli şehirlerinde sanatseverlerle paylaşılmaktadır. Sanatçının doğduğu şehir Vitebsk ve Fransa’nın Nice şehrinde Chagall’ın adını taşıyan birer müze bulunmaktadır.
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
26/9/2007 - WPP '07
Her sene elektronik posta adresime bir yağmur gibi düşer bu fotoğraflar. Bazen dünyanın güzel bir köşesinden çekici bir manzara, bazen vahşi ormanda doğanın en harika yaratıklarından biri, bazen de hayatın acı tatlı gerçekleri yer alır o karelerde. “Son 25 yılın en harika fotoğrafları”, “National Geographic’in geçen yılki muhteşem kareleri” ya da “Geçen yılın unutulmaz anları” gibi isimleri vardır o maillerin. Çoğu zaman bu mailleri silemem, çünkü kıyamam. Biriktikçe birikir bilgisayarın bir köşesinde.
Bu nedenle Moskovalife sitesinde World-Press Photo 2007 sergisi haberini ilk gördüğümde onları yakından ilk defa görme şansını da yakalamış oldum. Elbette bu fırsatı mutlaka değerlendirmeliydim. İlk fırsat bulduğumda değil bir an önce fırsat yaratarak gittim sergiye. Ya sayıları bana az geldi ya da bakmaya doyamadım çabuk bitti gibi geldi bilemiyorum ama sergiyi bir baştan diğerine gezdikten sonra yeniden ve yeniden dönesim geldi fotoğraflara. Bu fotoğraflarda herşey vardı ama bazılarında hiçbir şeyi hatta umutları olmayan insanlar vardı. Bazılarında vahşi bir hayvanın avı vardı bazılarında vahşice avlanmış insanlar. Herbirinin ayrı bir hikayesi vardı, herbirinin hikayesi kendi içinde hüzünlü, umutlu ya da korkunç, şaşırtıcı olabiliyordu. Şunu düşündüm; bir insan bir makina ile nasıl bunu yapabilir? Bunca duyguyu bir kare ile nasıl yansıtabilir? Bu gerçekten büyük bir beceri, büyük bir sanat herşeyden önemlisi büyük bir yürek gerektirir. O sahneler karşında olmak ve bunu görüntüleyebilecek kadar cesur olmak. Günlük hayattaki ufak aslında çok ufak olan kaygılarımızın altında bu kadar ezilirken biz, onlar böylesine büyük duygular karşısında sanatları ile konuşuyor, hatta haykırıyorlar. Bu da yetmezmiş gibi bu haykırışlarını bizlere kadar ulaştırıyorlar.
Bir Amerikan denizcisi ile evlenirken Renee Kline onları fotoğraflayan sanatçıyı düşündüm. O kızın gözlerindeki ifadeyi yakaladığında ne hissetti... Portreler dalında birinci olan ve Nina Berman’ın çektiği bu karede o gencecik ve şaşkın, ne yaptığını bilmez, üzülmekle acımak hatta korkmak arası bakan bakışlarını fotoğrafa yansıttığında... Nişanlısı olan ve bir bombada yaralanan hatta ölümden dönen, belki bir zamanlar belki hala deli gibi aşık olduğu TyZiegel’in yanında duran bu kadın o fotoğrafı çektirirken ne hissediyordu acaba.? Yüzünün yarısı gitmiş, vücudunun çoğu yanmış bir bilim kurgu filminden fırlamış gibi yanında duran TyZiegel ile evlenmek üzere olan kızın bakışlarında ne yakalamıştı Nina Berman.
Ya da 76 yaşına gelmişken ünlü aktör Clint Eastwood, Burbank’da iyimserliği ve iyiliksever ruhu adına Legion d’Honneur ödülünü almışken çektirdiği fotoğrafın üçüncülük ödülü alacağını düşünmüş müdür acaba? Damon Winter bu fotoğrafı çekerken milyonların tanıdığı bu yaşlı adamı nasıl göstermek istemişti, nasıl yakalamıştı çizgilerle dolu yüzünde istediği ifadeyi? Onurla ve bir o kadar da yılların verdiği tecrübenin güveniyle gülümsemeden bakıyordu ama insan içinden işte bu yaşlı adam, harika oyuncu ve o harika bir insan dedirten bir kareyi yakalamak her halde herkese nasip olmaz. Oysa o orda yüzününde hiç de sevimli bir ifade olmadan, hatta biraz somurtarak, hani yaşlı keçi dedirtecek bakışlarla bakmış ama insanın içine işlerken farklı yansıyor fotoğraf.
Umutlar nerede biter ya da umutsuzluk nerede başlar? Bir fotoğrafçı umutsuzluğun ve umudun buluştuğu anı nasıl fotoğraflar? Pep Bonet Spor konusundaki ikincilik ödülünü alırken bunu öyle başarmış ki, tek bacakları olmayan futbol oyuncularını maça hazırlanırken fotoğrafladığı kareleri görünce insan hem derin bir üzüntü hem de umuda olan bağlılığa karşı büyük bir saygı duyuyor. Yerde tek bacaklarını esneten bu Sierra Leone’li sporcuların toprağa çizdiği saha ise diğer bacaklarının olması gereken ama onun yerinde olan değneğin hemen yanında.
Bu fotoğraflarda hayat var. Savaşın kalıntıları arasında oyun oynayan bir çocuk, ölen çocuğunu eller üzerine çıkarmış bir baba, vurulmuş bir asker, dua edenler, yardım edenler, futbolcular, kazananlar, kaybedenler, yardım isteyenler, yani hayata dair herşey. Ama bunlar sadece duyguları belgelemek için çekilmiş kareler değil, bunlar tüm dünyanın duyması, görmesi gerekenleri gözler önüne sermek için çekilmiş fotoğraflar. Gözlerimizi sıkı sıkıya kapatıp kendi içimizde yaşadığımız hayatta, aslında kocaman açık gözlerle bakmamız gerektiğini hatırlatan fotoğraflar.
Peki yazılara, sayfalara, kitaplara sığmayan bunca duygu, bunca kelime, cümle varken nasıl oluyor da bir fotoğrafçı hepsini bir kareye sığdırır? Öğrenmek istiyorsanız sergi hala devam ediyor, gözlerini açık tutanlar için.
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
23/10/2006 - Giger

Ürkütücü bir güzelliğin yaratıcısı H.R Giger
Alien filmini izlemeyen var mıdır acaba? En azından herkes biliyordur bu sanat harikası filmi. Bahsettiğim sadece oyuncuların karakterleri ile mükemmel uyumu ya da yönetmenin ne harika bir iş çıkardığı değil. Görüntü yönetmeninin bizi mest eden efektleri de değil. Ya da insanın içini hoplatan ve bunu tam da zamanında yapan müziklerinin harika uyumu da değil. Evet bunların hepsi bir sinemasever olarak tekdirimi kazandı ve sonunda gidip filmin serisinin dvd’lerini almama neden oldu ama benim asıl burada bahsettiğim güzellik o yaratıkların yaradılışı... Evet şimdi diyeceksiniz ki Alien’in nesi güzel, uzun boyunlu çift ağızlı, kara, kaygan bu yaratık güzelden öte korkunç değil midir? Hayır değildir o güzel hatta güzel ötesi bir yaratık benim için. Çünkü bir insan oğlu tarafından yaratıldı, hem de kalemle, boyayla... Nasıl bir hayal gücüdür ki bu böylesine bir yaratığa can verdi sanatıyla... Nasıl bir hayal gücüdür ki bu seyredenleri hayrete düşürürken bir yandan korkuttu... Nasıl bir hayal gücüdür ki bu filmi ölümsüz kıldı...

H.R Giger kim mi? O bir heykeltraş
O bir dekaratör
O bir ressam
O bir grafiker
O bir mimar
O bir dahi
O bir muhteşem insan
O Alien’in ve Species filmlerindeki yaratıkların babası
………….

Hatta bu kelimeler yeterli bile kalmaz O’nu anlatmaya. Bu karamsar, ürkütücü hatta korkutucu, bazen iğrenç gelebilecek resimlerin dahi yaratıcısı… Hatta siz de resimlerini görünce, belki benim tanımlamalarıma yeni şeyler ekliyebilirsiniz…
Şimdi düşünürsünüz ki böyle resimleri yapan bir zihniyet kesin sorunlu bir çocukluğa sahip olmuştur… Ama yanılırsınız… 1940 yılında İsviçre’nin Chur kasabasında doğan ve o zamanlar elbette bu başarılara imza atacağı bilinmeyen Giger son derece sade, sessiz ve sakin bir çocukluk yaşar. Resimlerine baktığınızda tahmin edebileceğiniz gibi iki büyük ressamdan etkilenir. Elbette büyük ressam ve bir başka dahi Salvador Dali ki onun hayal gücüne ulaşabilen henüz olmamıştır yeryüzünde ve Jean Cocteau…
Ama Giger bir adım daha öne gitti, yaptığı resimler yeni bir akım yarattı, bio-sürrealizm… ve 1966 yılında airbrush ile tanıştı. İşte ne olduysa bu sanat harikası aletle tanışmasından sonra oldu ve resimleri çağ atladı, düşsel gücüyle de birleşip muhteşemler yarattı. Yaptığı resimler öyle harikaydı ve öyle çok ayrıntıyı içinde saklıyordu ki… Resme defalarca ve defalarca bile baksanız, her baktığınızda yeni bir ayrıntıyı hayret ve hayranlıkla farkediyordunuz…
1978 yılında Alien filminin unutulmaz ve kült olmuş yaratığını tasarladı. Bu tasarımı sayesinde 1980 yılında ödül aldı. Böylesine bir yaratık nasıl bir insanın beyninde ve kaleminin ucunda şekkillenebilirdi ki... Hayranlarının sayısı hızla artmaya başladı... Ama yetinmedi bu tasarımını, değim yerindeyse çocuğunu daha da geliştirdi ve serinin üçüncü filminde Ellen Ripley’nin karşısına yeni yüzüyle çıkardı. Amiga'nın muhteşem Adventure Darkseed'in grafiklerini yaptı.Birçoklarının ilgiyle izlediği film Species’deki güzeller güzeli yaratığın da babası oldu... Resimlerini iyice incelerseniz göreceksiniz ki hayal gücünü besleyen en önemli unsur insan vücudu, özellikle de omurga. İnsan vücudunun güzelliği ve olağan dışı özelliklerini düşsel dünya ile birleştirmesi mükemmel çalışmalara sahne olmuş...

Bütün bunların dışında albümlere uçuk hatta kaçık, aykırı kapaklar hazırlamasıyla ün saldı. Debbie Harry: Koo Koo ve Emerson, Lake adn Palmer: Brain Salad Surgery albümleri, Rolling Stones dergisinin hazırladığı en iyi 100 albüm kapağı içerisinde yeraldı. Korn grubunun as elemanı Jonathan Davis için bio-mekanik bir mikrofon hazırladı.
Bazen öyle uçtu öyle uçtu ki normal insanlar onun bu hayal ürünü dizaynlarına erişemediler. Öyle ki Batman filmi için hazırladığı özel Batmobil o kadar fantastikti ki cesaret edip kullanamadılar…
Şimdi ne mi yapıyor? Eminim yeni projelere imza atıyor hem de İsviçre’nin Chateau bölgesindeki, eski bir şatodan bozma ve içerisinde eserlerinin sergilendiği müzesinde...
O fantastik sanatın efendisi...

http://www.therionweb.de/giger/giger.htm
http://www.system75.com/gallery/giger/giger1.htm
http://www.giger.com/
|
|
Yorum (2) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
|
Ben neymisim meger :)
Kendi kendimizle yarışmadayız, gülüm. (Kak mi slepi v soperniçestve svoem!)
Ya ölü yıldızlara hayatı götüreceğiz, (mojet, mertvim planetam jizn prinesem)
ya dünyamıza inecek ölüm. (ili jizn na zemle ubem...)
Nazım Hikmet
Ne var Ne yok?
Benimkiler;)
hussoloji ozii ayris 143 hbasak handangokcek2 nelboncuk dergii thelosthighway yagmurlagelen hadiorelim sanategitimi matrushkakrasavitsa sinanindunyasi yaraticilik allbyerock figoltx amazonamazon nurlayemek bebeksagligi sifalibitkilerimiz blogdenizi komanci1 moskara atillasaracoglu juniortoygun
Objektifime yansıyanlar:)
Not birakmayi unutmayin ;)
View my page on Turk Kadin Blog Yazarlari
|